Ne Kadarımız Hayatta?

Albert Camus, insanın hayatındaki anlamsızlık duygusunu anlatırken soruyor: “Yaşamaya değer mi?”
İlk bakışta ne kadar ağır bir soru. Çünkü bu soru yalnızca yaşayıp yaşamadığımızı değil, nasıl yaşadığımızı da düşündürüyor.
Bazen insan, hayatın içinde yaşamaktan çok o hayatı sürdürmeye başladığını fark ediyor. Günler,aylar,yıllar geçiyor... İnsan da onlarla birlikte ilerlediğini sanıyor, oysa yalnızca aynı yerde durup zamanın geçişini izliyor. Sabah oluyor, akşam oluyor. Bir şeyler yapıyoruz, insanlarla konuşuyoruz, çalışıyoruz, yoruluyoruz. Dışarıdan bakıldığında hayat devam ediyor. Ama içeride bir yerde, sessizce duran başka bir soru oluyor: “Ben gerçekten yaşıyor muyum?” Son zamanlarda kendime sık sık sorduğum bir soru bu! “Yaşamaya değer mi?” Belki bazı sabahlar evet, bazı geceler hayır...
Bazen yaşamakla devam etmek arasındaki farkı, hayatımızın ne kadar dolu olduğuyla ölçüyoruz. Oysa insanın hayatı kalabalık olabilir ve yine de içinde büyük bir sessizlik taşıyabilir. Bir sürü insan tanıyabiliriz. Bir sürü şey yapabiliriz. Gidecek yerlerimiz, konuşacak insanlar, yetişecek işlerimiz olabilir. Ama bütün bunların arasında kendimize ayırdığımız yer gittikçe küçülebilir. Sonra bir bakarız hayatımızı yaşamaktan çok, ona yetişmeye çalışmaya başlamışız. Her şey biraz sonra. Biraz daha zaman geçsin. Şu mesele çözülsün. Sonra…
İnsan hayatını en çok engelleyici kelimelerinden biri belki de “sonra”dır. Çünkü sonra diye ertelediğimiz şeylerin çoğunun gerçekten gelip gelmeyeceğini bilmiyoruz. Yine de erteliyoruz. Bir konuşmayı. Bir kararı. Bir başlangıcı... Bazen de kendimizi.
Aslında insan önce kendi hayatına yeniden temas edebilmelidir. Çünkü zaman geçtikçe insan kendisinden uzaklaşabiliyor. Bazen bir şeyin bize iyi gelmediğini biliyoruz. Ama yine de onu bırakmıyoruz. Çünkü onu bırakınca geriye ne kalacağını bilmiyoruz. Belki de insanın kendisine yapabileceği en büyük iyiliklerden biri, her alıştığı şeyin kendisine ait olmadığını kabul etmektir. Bazı hayatlar bize ait değildir. Bazı düşünceler bize ait değildir. Bazı korkular bile bize ait değildir. Yıllar içinde yaşadıklarımızdan, kaybettiklerimizden, topladığımız şeylerdir. Sonra bunların hepsini kendimiz sanıyoruz.
İnsan belki de dünyadaki en büyük gizemini yine kendisinde taşıyor. Başkalarını anlamaya çalışıyor, hayatın anlamını sorguluyor, geleceği düşünüyor; ama sıra kendisine geldiğinde kelimeler tükeniyor.
Yeri geliyor insan kendisini yaşarken değil, hatırlarken fark ediyor. Bir fotoğrafa bakıyorsun. Yıllar önce çekilmiş. O gün ne hissettiğini hatırlamıyorsun belki ama yüzüne bakınca bir şey görüyorsun. O zamanki sen. Daha farklı. Daha meraklı. Belki daha kırılgan. Belki daha umutlu. Ve insan ister istemez düşünüyor: “Ben ne zaman değiştim?” Belki değiştiğimiz bir gün yok. Ama insan, kendisinden her gün biraz daha uzaklaşıyor. Biraz susarak. Biraz vazgeçerek. Biraz alışarak. Biraz da “boş ver” diyerek. Sonra bir gün kendine bakıyor ve yıllardır yanında taşıdığı insanın kendisi olduğundan bile emin olamıyor.
Bazen şunu düşünüyorum: insanın yaşlanması sadece yılların geçmesiyle olmuyor. İnsan, merak etmeyi bıraktığında biraz yaşlanıyor. Bir şeylere şaşırmadığında. Yeni bir şey öğrenmek istemediğinde.
Kendi hayatını değiştirebilecek gücü olduğunu unutup herşeyi kabullenmeye başladığında.
Ve en kötüsü, buna alıştığında. Çünkü alışmak çok güçlü bir şey. İnsan mutsuzluğa bile alışabiliyor.
Belki yaşamak, her gün mutlu olmak değildir. Belki bazen tam tersine, mutsuz olduğunu fark edebilmektir.
Çünkü mutsuzluğunu bile hissedemeyecek kadar uyuştuysan, orada başka bir şey vardır.
İnsan üzülüyorsa hâlâ bir şeylere dokunabiliyor demektir.
Özlüyor, kızıyor, korkuyor, seviyor, vazgeçiyor, yeniden istiyorsa hâlâ hayatın içindedir.
Asıl tehlike hiçbir şey hissetmemeye başladığında gelir. Günler birbirine benzemeye başladığında.
Pazartesinin salıdan, salının çarşambadan hiçbir farkı kalmadığında.
Ve bir gün geçmişe baktığında hatırladığın şeylerin günler değil, yalnızca yıllar olduğunu fark ettiğinde.
Belki o zaman anlarsın: Sen uzun zamandır yaşamıyordun. Sadece günleri tamamlıyordun.
Ve insanın kendisine itiraf edebileceği en ağır şeylerden biri belki de budur.
“Ben hayatımın neresindeyim?” Belki hâlâ bilmiyoruz. Belki hiçbirimiz tam olarak bilmiyoruz.
Ama arada bir durup bunu sormak gerekiyor. Çünkü zaman, biz cevabı bulana kadar beklemiyor.
Günler tamamlanıyor. Takvimler değişiyor. İnsanlar yaşlanıyor.
Ve biz fark etmeden, “bir gün” diye beklediğimiz hayatın aslında her gün elimizden geçtiğini izliyoruz.
Bu yazının sonunda ''bu sorunun cevabını şöyle bulabilirsiniz'' diyemeyeceğim. Çünkü herkesin hayatı başka.
Herkesin taşıdığı yük başka. Herkesin beklediği şey başka. Ama belki bugün, sıradan bir günün ortasında kendimize küçük bir soru sorabiliriz: Bugün sadece günü mü tamamlıyorum, yoksa gerçekten yaşıyor muyum?
Belki cevabımız hoşumuza gitmeyecek.
Belki “Uzun zamandır yaşamıyorum, sadece yetişmeye çalışıyorum.” diyeceğiz.
Ama bunu fark etmek bile bir başlangıç olabilir.
Bir sabah alarm çaldığında, yine aynı güne uyandığını düşünmek yerine “Ben bugün ne istiyorum?” diye sormakla.
Birini gerçekten dinlemekle.Bir şeyi ertelememekle. Ve en önemlisi, hayatının ''bir gün başlayacağını'' düşünmekten vazgeçmekle.
Ve yıllar sonra dönüp baktığımızda asıl pişmanlığımız, yaptığımız şeylerden çok, sürekli ertelediğimiz o küçük hayat parçaları olacak.
O yüzden bugün kendine bir soru sor.
Bugünü gerçekten yaşadın mı, yoksa sadece yarına ulaşmak için mi tamamladın?
“Yaşamaya değer mi?” Bunun tek bir cevabı yok benim için. Belki bazı sabahlar evet, bazı geceler hayır...






Yorumlar