Kimin Kim Olduğu Üzerine
- Emine 🖊

- 20 Eyl 2025
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 28 Eyl 2025

Aslında mesele insanların kim oldukları değil; benim gönlümde nasıl bir iz bıraktıklarıdır. Çünkü dışarıdaki hiçbir şeyi tüm yönleriyle kavramamız mümkün değil. Bir insanı da, bir olayı da, bir eşyayı da yalnızca bize görünen yüzü kadar tanıyabiliriz. Geriye kalan, bizim yorumumuzdan ve hislerimizden ibaret.
Bir arkadaşınızı düşünün. Onun tüm hayatına tanık olmadınız. İçinden geçenleri, yaşadığı her duyguyu bilmeniz mümkün değil. Sadece size yansıyan kadarını görebilirsiniz. Aynı şey olaylar için de geçerli. Başınıza gelen bir olay, aslında ne tamamen iyi ne de tamamen kötüdür. Siz, o olayın sizde bıraktığı his kadarını görürsünüz.
Eşyalar da böyledir. Bir bardaktan su içebilirsiniz, ama aynı bardak bir gün kırılıp sizi yaralayabilir. Oysa bardak kendi varlığında her iki ihtimali de taşır. Bizim bildiğimiz ise, sadece bize sunduğu küçük bir yönüdür. Dünya için de aynı şey geçerli: Asla tamamını bilemezsiniz. Birkaç şehir görür, birkaç insan tanır, ömrünüzün sınırlı bir kesitini yaşarsınız.
O halde “biliyorum” dediğimiz şey, aslında eksiktir. “Gördüm” dediğimiz şey, sınırlıdır. Asıl gerçek, gönlümüzde olup bitendir. Çünkü tek sahici olan, içimizde doğan duygulardır.
Bir insan dışarıda kötü biri olabilir. Ama ben onu bana gösterdiği iyilik ile hatırlıyorsam, gönlümde iyi kalır. Bu yüzden onun hakiki kimliğiyle uğraşmam. Çünkü değiştiremeyeceğim bir gerçeğin peşine düşmek yerine, bende bıraktığı iz ile yaşarım.
Belki bu bakış bencillik gibi görünebilir. Oysa kastettiğim ben, dar bir ego değil; içimizdeki öz, hakikat, gönül dediğim şeydir. Her insanın gönlü ayrı bir renk, ayrı bir âlem taşır.
Ve sonunda şunu anlıyorum: Ne kadar insan varsa, o kadar dünya var.
Bazen düşünüyorum: Eğer gerçekten kimin kim olduğunu bilseydik, acaba gönlümüzdeki anlamlar da bu kadar kıymetli olur muydu? Belki de bilmenin ağırlığı, hissetmenin hafifliğini alır götürürdü. Eksikliklerimiz sayesinde kalbimiz canlı kalıyor. Tam bilmediğimiz için merak ediyor, tam göremediğimiz için seviyoruz.
İşte bu yüzden, gönlümdeki karşılık aslında hakikatin kendisinden daha değerli. Çünkü bana ait, bana dokunan ve beni dönüştüren şey o. Dünyayı değiştirmeye gücüm yok belki, ama bana yansıyanı nasıl anlamlandıracağım bana kalmış. Ve belki de asıl özgürlük burada başlıyor.
Tasavvuf büyükleri, “Âlem gönülde başlar” derler. Bu sözün ne kadar haklı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Çünkü dışarıdaki bütün görüntüler, gönlümde yankı buldukları kadarıyla gerçek oluyor. Bir insan bana iyilik edince, gönlümde “iyilik” kavramı canlanıyor. Biri beni kırınca, “kırılmak” kavramı gönlümde bir acıya dönüşüyor. Yani aslında dışarıda olan biten şeyler, gönlümdeki aynadan bana yansıdığı kadarıyla hayat buluyor.
Bir başka şekilde söylemek gerekirse: Dünya dediğim şey, gözümün gördüğü manzaradan çok, kalbimin ona yüklediği anlamdır. Dağ taş kendi halinde durur; ama ben ona bakarken içimde doğan hayranlık ya da ürperti, işte asıl gerçek odur. Çünkü gönül, varlıkların hakikatine açılan tek kapıdır.
Şunu da fark ediyorum: İnsanları “kim oldukları” ile yargılamak aslında beyhude bir çaba. Çünkü bir insanın hakikatini sadece Allah bilir. Benim görebildiğim, onun bendeki gölgesidir. Benim için önemli olan da zaten o gölgenin içimde nasıl bir duygu uyandırdığıdır. Birine bakıp “kötü” demek yerine, onun bende bıraktığı iz üzerinden düşünmek daha insaflı geliyor. Çünkü belki de onun hakikatinde, benim hiç bilmediğim nice sırlar var.
Aynı zamanda bu bakış bana tevazuyu da öğretiyor. Benim için iyi olan, bir başkası için kötü olabilir. Benim gözümde zarif olan, başka birinin gözünde sıradan görünebilir. O halde mutlak bir “bilgi” yok; yalnızca kalbimizde doğan yansımalar var. Ve her kalp kendi âlemini kuruyor.
Tasavvuf diliyle söylersek: Her gönül bir aynadır. O aynada bazen bulanık görüntüler belirir, bazen de saf hakikat ışığı parıldar. Biz birbirimize bakarken aslında kendi gönlümüzü de görürüz. Başkasında gördüğümüz kusur, çoğu kez kendi içimizdeki eksikliğin yankısıdır. Başkasında gördüğümüz güzellik ise, içimizde saklı olan güzelliğin işaretidir.
Bu yüzden, dışarıdaki âleme bakarken gönlümü de dinlemem gerekir. Çünkü hakikatin izi orada gizli. İnsan dediğimiz varlık, görünen yüzünden ibaret değil. Herkesin içinde bir sır, bir renk, bir derinlik saklı. O yüzden “kimin kim olduğu” sorusu yerine, “bende nasıl bir iz bıraktığı” sorusu daha sahici geliyor.
Sonunda vardığım nokta şu: Her insan kendi âlemini taşır. Benim âlemim senin gönlüne değdiğinde, yeni bir renk ortaya çıkar. Ve belki de hayatın en büyük sırrı burada gizlidir: Ne kadar insan varsa, o kadar dünya var; ama bütün o dünyaların özünde, aynı hakikatin ışığı yanıyor.
Ve o ışık, bizi birbirimize görünmez iplerle bağlayan; varlığın en derininde saklı duran, hepimizi bir ve bütün kılan Allah’ın ışığıdır. Peki sizce bugün yaşadığınız hangi yanılsama, yarın hayatınıza bir gerçek olarak dönecek?




Yorumlar