İçimizdeki Uzaklık
- Emine 🖊

- 7 Eyl 2025
- 2 dakikada okunur
Hayatta çoğu zaman, ne yaşadığımızı anlamaya yetecek kadar bile durup düşünemiyoruz. Her şey akıp giderken, içimizden biri “işte yaşadığımız bu; anlamaya yetecek vaktin bir türlü olmaması” diyebiliyor.
İnsanın yaşadıkları içinde kaybolmuş hissetmesi sık rastlanan bir durum. Elbette herkes böyle değil; kimileri yaşadıklarının içinde kaybolup gitme ihtimalini çoktan kabullenmiş, hatta bundan bir çeşit huzur çıkarıyor. Ama bazıları için bu, hiç kolay değil.
Bir düşünün: İçimizde hep var sanıp aslında kaybettiğimiz şeyler oluyor. Yerlerine yenileri geliyor, ama onlar da aynı hızla elimizden kayıp gidiyor. Okuduğum bir yerde karşıma çıkan şu söz, hâlâ aklımda: “mutluluklarımı da, üzüntülerimi de anlamakta güçlük çekiyorum.” Belki de hepimizin zaman zaman sessizce içinde fısıldadığı bir gerçeği anlatıyor. Asıl mesele, insanın kendine “kim” olduğunu sorabilmesinde. Bugünlerde bu soru çoğu zaman örtülü bir şekilde erteleniyor. İnsanlar kendileriyle yüzleşmek yerine, bitmek bilmeyen meşguliyetlerin arkasına saklanıyor. Kendi sesini duyamayan insan, ister istemez kendine yabancılaşıyor.
Hayatlarımızın “anlam” dediğimiz tarafı, her geçen gün biraz daha bulanıklaşıyor. Kimliğimiz olmadan da yaşanabileceğini sanıyoruz ama aslında her şey o kimliğe sıkı sıkıya bağlı. Kimliğimizi kaybettiğimizde, kendimizi gürültülerin içinde kaybolurken buluyoruz. Çok konuşmalar, çok kelimeler, çok tartışmalar... ama yine de içimizdeki boşluğu dolduramıyorlar.
Bir de şu var: İnsanlar birbirlerini gerçekten dinleyebilselerdi, bu kadar çok sürtüşmeye gerek kalır mıydı? Herkes “ben seni sonuna kadar dinledim” dese bile, çoğu zaman söylenmeyen sözler, yarım kalan hisler kalıyor.
Dünya sanki hep daha hızlı dönenlerin peşinden koşuyor. Bizse o hızın gerisinde kalıp kendimizi savrulmuş hissediyoruz. Hayat, çoğu zaman bizi, bir acıdan ötekine, bir uçtan diğerine savruluyoruz duygusuyla baş başa bırakıyor. Belki de hayatın en keskin gerçeği şu: Gidecek hiçbir yerimiz yok. Bütün sokaklar bizi aynı noktaya çıkarıyor. O yüzden kimliğini, sesini ve yolunu bulamayan insan, aslında kendi içinde bir çıkmazda kalıyor.
Ve işte tam da burada hikâyeler başlıyor. Çoğumuz, içine girdiğimiz hikâyelerin olgunlaşmasına izin veremediğimiz için erken sonuçlara bağlanıyor, orada da yavaş yavaş çürümeye başlıyoruz.




Yorumlar