İnsanın Kendisiyle Arasındaki Mesafe

İnsanın dünyada en az tanıdığı kişi gerçekten kendisi olabilir mi?
Hermann Hesse, Siddhartha kitabında insanın kendi “Ben”iyle kurduğu ilişkiyi anlatırken oldukça derin bir çelişkinin kapısını aralıyor:
“Hikmetini ve iç yüzünü öğrenmek istediğim şey Ben’di. Kurtulmak, alt etmek istediğim şey, ‘Ben’di. Ama alt edemedim, sadece yanılttım, sadece kaçtım ondan, sadece saklanıp gizlendi. Doğrusu, dünyada benim bu ‘Ben’im kadar, bu yaşıyor olduğum, başkaları gibi ve başkalarından ayrı biri olduğum bilmecesi kadar kafamı başka hiçbir şey kurcalamadı. Ve dünyada kendim kadar az bildiğim başka hiçbir şey yok!”
Bu sözün en çarpıcı tarafı belki de son cümlesi:
“Dünyada kendim kadar az bildiğim başka hiçbir şey yok.”
İnsan hayatı boyunca pek çok şeyi öğreniyor. Nasıl konuşacağını, nasıl çalışacağını, nasıl insanlarla iletişim kuracağını. Nasıl güçlü görünmesi gerektiğini... Hatta bazen başkalarının nasıl yaşaması gerektiğini bile öğreniyor. Ama bütün bunların arasında çok öenmli bir eksiklik var: Kendisini öğrenmeyi çoğu zaman erteliyor.
Kendisi hakkında sahip olduğu düşüncelerle, gerçekten kim olduğu arasındaki farkı sorgulamıyor.
“Ben böyle biriyim.” “Benim karakterim bu.” “Ben zaten değişmem.” “Ben haklıyım”
Bu cümleleri o kadar uzun zamandır kullanıyoruz ki, bir süre sonra bunların gerçekten kim olduğumuzu mu anlattığını, yoksa kendimiz hakkında oluşturduğumuz bir hikaye mi olduğunu sorgulamıyoruz.
İnsanın kendisiyle arasındaki ilk mesafe burada başlıyor. Çünkü “Ben” dediğimiz şey sandığımız kadar basit değil.
İçimizde aynı anda birçok insan yaşıyor. Bir yanımız cesur. Bir yanımız korkak. Bir yanımız özgür olmak istiyor.
Başka bir yanımız güvende kalmak. Bir yanımız anlaşılmak istiyor. Bir yanımız kimsenin bize yaklaşmasını istemiyor. Peki hangisi gerçek “Ben”?
Zihnimiz sürekli bir tanım arıyor. Kendimize bir isim vermek istiyoruz. Çünkü belirsizlik insanı rahatsız ediyor. Kendimizi tanımladığımız anda, kendimizi anladığımızı sanıyoruz.
Hesse'nin sözünde “Ben”den kurtulma isteği de dikkat çekici. İnsan neden kendisinden kurtulmak ister? Çünkü bazen insanın en büyük yükü yine kendisidir. Kendi korkuları. Kendi arzuları. Kendi beklentileri. Kendi gururu. Kendi geçmişi. Kendi zihni.
İnsan dışındaki dünyayı değiştirmeye çalışırken, çoğu zaman asıl mücadeleyi kendi içinde verir.
Oysa kendinden kurtulmaya çalıştıkça, kendinle daha fazla meşgul olursun. Kendinden kaçarsın ama kaçtığın şey yine sen olduğun için, gittiğin her yere kendini de götürürsün.
Hesse'nin “sadece kaçtım ondan” derken işaret ettiği şey budur. İnsan kendisinden kaçabilir ama kendisini geride bırakamaz. İnsanın kendi içi her zaman rahat bir yer değil. Orada cevaplanmamış sorular var.
Kabul edilmemiş korkular var. Yıllardır başkalarına anlattığımız ama artık kendimizin de inanmadığı hikâyeler var. Bu yüzden bazen sessizlikten korkuyoruz. Çünkü sessizlik boşluk değil. Sessizlik, insanın kendisiyle karşılaşma anıdır.
İnsan başkalarını gözlemlemekte çok başarılıdır. Kimin ne yaptığını fark eder. Kimin yanlış davrandığını görür.
Ama aynı insan kendisine geldiğinde aynı açıklığı göstermez. Çünkü kendimizi değerlendirirken tarafsız değiliz.
Kendi niyetimizi biliriz. Başkasının ise yalnızca davranışını görürüz. Kendimiz hata yaptığımızda, neden öyle davrandığımızı anlatacak pek çok gerekçe bulabilir ve kendimizi anlamaya çalışırız. Ama başkalarının hatasında çoğu zaman sadece ortaya çıkan sonuca bakarız. Kendi davranışımıza nedenler bulurken, başkasının davranışına hüküm veririz. Kendimize mazeret buluruz.
Başkasına karakter teşhisi koyarız.
İnsanın kendisini gerçekten tanımasının önündeki en büyük engellerden biri budur: Kendisine karşı sürekli avukatlık yapması. Oysa insan bazen kendisinin avukatı değil, tanığı olabilmeli.
Kendisini savunmadan izleyebilmeli. “Ben bunu neden yaptım?” diyebilmeli ki kendisini tanımaya buradan başlasın. Kaybettiğinde. Yalnız kaldığında. Bir şey planladığı gibi gitmediğinde... Çünkü insanın karakteri çoğu zaman rahatlıkta değil, zorlukta, sıkıntıda görünür.
Belki de hayatın en büyük sorularından biri “Ben kimim?” değil. “Benim kendim hakkında anlattığım hikâyenin ne kadarı gerçekten haklı”
İnsan dünyada kendisini en çok merak eden kişi. Ama aynı zamanda kendisini en az tanıyan kişi.
Kendisi hakkında saatlerce düşünebilir. Kendisi hakkında konuşabilir. Kendisini savunabilir.
Ama bütün bunlar, gerçekten kendisini tanıdığı anlamına gelmez. Çünkü kendini tanımak bilgi toplamak gibi bir şey değildir. Kendini tanımak, kendine karşı dürüst olabilmektir.
“Ben böyle bir insan değilim” dediğin yerde durup gerçekten öyle olup olmadığını sorgulamak.
Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki, hayatındaki bütün ilişkilerin temelinde sessizce duruyor.
Kendini nasıl görüyorsan dünyayı da bir ölçüde oradan görüyorsun. Kendine karşı ne kadar dürüstsen, gerçeklerle ilişkin de o kadar sağlamlaşıyor. Kendi içindeki çelişkilerden kaçtıkça, dışarıdaki dünyayı da yanlış okumaya başlıyorsun. Bu yüzden kendini tanımak bir lüks değil. Bir tür ihtiyaç.
Çünkü insan kendisini tanımadığında, davranışlarının ne kadarını gerçekten seçtiğini de bilemiyor.
Bunları ayırmak kolay değil. Ama “Ben”i yok etmek değil, onu görmek gerekir. Kendinden kaçmak değil, kendine yaklaşmak. Kendini sürekli düzeltmeye çalışmak değil, önce gerçekten ne olduğunu anlamak.
Çünkü insan kendisini tanımadan kendisini değiştirmeye çalıştığında, çoğu zaman neyi neden değiştirdiğini bile bilmez. Sorun “Ben kimim?” sorusuna bir cevap bulmak değildir. Bu soruyu sormaya devam edebilecek kadar cesur olmaktır. Çünkü insanın kendisi, hayatı boyunca okuyacağı en uzun kitaptır.
Kendini tanımak, kendin hakkında kesin cevaplar bulmak değil; kendine yıllardır verdiğin cevapların bazılarını ilk kez sorgulayacak cesareti bulmaktır.
Peki sen, yaptığın şeylerin gerçek nedenlerini mi anlamaya çalışıyorsun, yoksa vicdanını rahatlatacak bir neden bulup onunla yetinmeyi mi seçiyorsun?
Cevabı hemen vermemeli. Bazen insan, kendine söylediği şeyi sorgulamadan önce ona inanmayı bırakmalı.






Yorumlar