Beklentiler: Umut mu, Yük mü?
- Emine 🖊

- 12 Nis
- 2 dakikada okunur

Nietzsche der ki: ''Beklentiler, acıyı davet eder.''
Bunu hepimiz hayatımızın bir yerinde yaşıyoruz. Sadece adını koymuyoruz. Bir şeyler olur, içimizde bir kırılma oluşur ama nedenini tam olarak açıklayamayız. Oysa çoğu zaman mesele çok net: beklediğimiz şey olmamıştır.
İnsan ilişkilerinde, en çok yorulduğumuz şey de tam olarak bu. Yapılanlar değil, yapılmayanlar. Söylenenler değil, söylenmeyenler. Çünkü zihnimizde sürekli bir “olması gereken” listesi var. Ve o listeyle gerçek hayat her zaman çakışmıyor. Birine iyi davrandığında, bunun karşılığında da aynı şeyi görmek istiyorsun. Dürüstsen dürüstlük, emek veriyorsan emek, netlik gösteriyorsan netlik bekliyorsun. Bu çok normal aslında. Hatta başka türlüsü eksiklik gibi hissettiriyor. Ama hayat bu denklemi kurmuyor çoğu zaman.Çünkü mesele sadece ne olduğu değil, senin ne sandığın oluyor. Beklenti dediğimiz şey de zaten tam olarak bu: gerçeğin önüne geçen bir “varsayım hali”. Nietzsche’nin cümlesi burada bir şeyi keskinleştiriyor: Beklenti sadece umut değil, aynı zamanda acının kapısını da aralıyor. Çünkü beklenti arttıkça, kontrol isteği de artıyor. İnsan karşı tarafı değiştirmeye çalışıyor. Anlatıyor, açıklıyor, sabrediyor, bekliyor. Ama çoğu zaman değişen şey karşı taraf olmuyor. Çünkü herkes aynı yerden bakmıyor. Aynı şeyi aynı anlamla yaşamıyor. Senin için temel olan bir şey, onun için sadece bir seçenek olabiliyor. Evet, insanlar her zaman en doğru olanı seçmiyor. Ama kendilerine en uygun olanı seçiyorlar.
Mesele bilmemek değil. Biliyorlar. Hatta bazen kabul ediyorlar bile. Ama yine de aynı şeyi yapmaya devam ediyorlar. İşte o noktada artık tercih konuşuyor.
Bunu görmek kolay değil. Çünkü sen hâlâ “ama o aslında böyle biri değil” kısmına tutunuyorsun. Ama gerçek, tekrar eden şeydir. Ara sıra olan değil.
Nietzsche’nin dediği şey burada daha netleşiyor: Beklenti sadece umut değil, aynı zamanda yük.
Çünkü beklenti arttıkça, insan daha çok anlam yükler. Daha çok anlam yükledikçe, daha çok hayal kırıklığı olur.
Asıl mesele: Ben burada neyin içindeyim? Çünkü biri aynı şekilde davranmaya devam ediyorsa ve sen hâlâ oradaysan, bu sadece onun davranışı değildir artık. Senin durduğun yer de bunun parçasıdır.
Ve o an iki şey netleşir: Ya beklentini düşüreceksin ya da oradan çıkacaksın.
Belki de özgürlük tam olarak burada başlıyor. Birini değiştirmeye çalışmayı bırakmakta değil sadece… O'nu olduğu gibi görüp, yerini seçebilmekte. Çünkü değişmeyeni değiştirmeye çalışmak yorucudur.
Bu farkındalık acıtır. Ama aynı zamanda insanı uyandıran bir tarafı vardır. Çünkü artık mesele “neden böyle yaptı” olmaktan çıkar. “Ben neden hâlâ buradayım?” sorusu başlar.
Mesele beklentiyi tamamen yok etmekte değil, onu gerçekliğin önüne koymamayı öğrenmekte. Çünkü beklenti tamamen kötü bir şey değildir. Ama gerçekliğin önüne geçtiğinde insanı kör eder. Ve körlük başladığında acı kaçınılmaz olur.
Ve en sonunda şu noktaya gelirsin: mesele artık karşı taraf değil.
Mesele, senin neyi kabul edip etmediğin.





Yorumlar